Mavi Göğün Altındaki Yeşil Tepeler

Göbekli bir sahibi vardı tekelin. Ne zaman gelsem eski bir strateji oyunu olan ‘Red Alert 2’ oynar ya da karşı duvardaki televizyonda tedavülden asırlar önce kalkan filmleri izlerdi. 

Gerçekten müthiş bir fiyat performans viskisiydi Jameson. Kendisini satın alırken hiçbir tereddüt yaşamıyordum. Ödemeyi yapıp çıktıktan sonra siyah poşeti bisikletin tutamaçlarına dikkatlice yerleştirdim. Gidonun ortasına ne kadar yakın olursa dönüşlerde o kadar tekere sürtüyordu. Viski poşeti için gereken mühendisliğin ardından pedal çevirmeye başladım.

Ben daha oturduğum banktan kalkamadan görkemli bir gök gürültüsü koptu. İri yağmur damlaları kurşun rengindeki denize çarptıkça havaya sıçrayan su taneleri, dans eden su perilerini andırıyordu. Birden bire beni dehşete düşüren sonsuz bir parlama meydana geldi ve hemen ardından korkunç bir gürültü patladı. Beyazlık kayboldukça göğü adeta çatlatan bir yıldırım düştüğünü anladım. İlk defa denize yıldırım düştüğünü görmüştüm. Aklımda derhal eve gitmek varken, kıpırtısız bir şekilde bir süre yeni bir yıldırımın düşmesini bekledim. Sağanak yağmur ileriyi görmeme imkan tanımıyordu. İçimi bir ürperti kapladı. Arkamdaki piknik masasında oturan gençler çığlıklar, korku dolu küfürler ve gülüşmeler eşliğinde sahili terk ettiler. Ardı arkası kesilmeyen gök gürültüleri eşliğinde eve doğru dikkatlice bisiklet sürdüm.

Bir parmak viski doldurdum. Verandanın kapısını açtığımda ıslak toprak kokusu yüzüme çarpmıştı. Derin bir nefes aldım. İki basamak indim. Bahçeye çıktım. Yıldızlar belirmeye başlamıştı. Ufukta şimşeklerle dolu ve göğün iki ucunu kaplayan kara bulutlar vardı. Çamura basmamaya çalışarak eve geri girdim.

Gözüm duvardaki yarım kalan tabloya çarptı. Resimdeki çıplak kadının iri göğüsleri beyaz çarşafın üzerine iki üzüm salkımı gibi usulca düşmüştü. Yatağın bir tarafından öbür tarafına uzanıyor ve bacağıyla mahrem yerini kapatıyordu. Belli belirsiz gülücüğünü ise dudaklarıyla gizlemişti. Vahşi bir av köpeği yatağın ucuna uzanmış öylece bekliyordu.

Başlarda bu tabloya, pencere önünde suladığım bir bitki kadar merhamet duyuyordum. Varlığı beni mutlu ediyor, ancak görmediğim zamanlar aklıma dahi gelmiyordu. Gece vakti inceden gelen, sanki ılık bir yaz esintisi gibi cılız ama kendisini hissettiren bir huşusu vardı resmin.

***

“Tamam karıcım sakin ol.” dedi Oktay.

“Hadi gel artık.” dedi Eda. Serli önden, Eda arkasından gitti.

“Kusura bakma.” dedi Oktay.

“Yok canım, Serli işte.” dedim.

“Evet.” dedi.

O gece yarısı kendimi deniz kıyısına atmıştım. Kayalara çarpan suyun azametini ayaklarımın hemen altında hissedebiliyordum. Ufukta denizin üstünde kabaran kuzucuklar belirmişti. Çakmağı çıkardım ve ucuz kumaştan yapılma gece elbisesini tutuşturuverdim. Ateş birden parladı ve yavaş yavaş can cekişen bir ruh gibi ışığını yitirdi. Göğsümü daraltan atmosfer sonunda dengeli bir huzura kavuşmuştu.

***

Yapraklar birbirine sürtüyor, uzun yaban otları nazikçe dans ediyordu. Aşağı baktım. Serli ve Oktay iki zeytin ağacının arasındaki hamakta birlikte uzanıyor ve Eda turkuaz rengindeki matını çimlerin üzerine sermiş yoga yapıyordu. O an her şey acelesiz gelmişti. 

Koltuğa uzanmış arşivi temizlerken silmeyi atladığım bazı fotoğrafları çıktı karşıma. Gözüm daldı. Baktığım şey oradaydı ama görmüyordum. İlk günler, hatta ilk fotoğrafımız… Neredeyse içimde aniden köpüren bir duygu, ilk fotoğrafımızı ona göndermeme neden olacaktı ki ekranı kilitledim. Mavi göğün altındaki yeşil tepeler hala orada duruyordu. Yapraklar hala ahenk içinde kımıldıyordu. Doğa hala acelesizdi.

“Hava bugün baya iyi.” dedi Serli.

“Geldiğini duymadım.” dedim.

“Belli.” dedi ve yanıma oturdu.

Telefonla oynamaya başladım. Ekran kilidi kalkınca arşivdeki son fotoğrafı gördü Serli. Çocuksu bir korkuya kapıldım. Eliyle saçlarımı düzeltti. Kafamı ona çevirdim ve gözlerine baktım. Bu defa o çocuksu bir korkuya kapılmıştı. Yüzüne iyice yaklaştım, önce duraksadı sonra geri çekildi. 

“Enver!” diye bağırdı aşağıdan Eda. “Enver!”

“Kesin bir şey oldu.” dedi Serli.

Balıkçının oğlu bir gün çöpün içine bırakılmış üç köpek yavrusu bulmuştu. İkisini sahiplendirmiş birini de bana vermek için getirmişti. Minicik burnu, koca kulakları, taşımakta zorlandığı iri patileri ve bir karış dahi etmeyen küçücük bir kuyruğu vardı. Çocuk, güya beni hiç tanımadığım birisine isim verme zahmetinden de kurtarmış ve bu köpek yavrusunun adını Kırma koymuştu.

“Olmaz.” dedim.

“Ben alırım kardeşim, bırak.” dedi Serli.

“Ya saçmalama Serli…” Serli, kaş göz yaparak Eda’nın sesini kesti. O anda ihalenin bana kaldığını anlamıştım.

***

Yaz aylarını anımsatan güneşli bir bahar gününde sahile inmiştik. Cam gibi denizi neredeyse ortadan ikiye yaran kayalıkların üstünden suya atlıyorduk. Oktay kamp sandalyesinin üstüne adeta yığılmış, yüzünü şapkayla kapatmıştı. Eda ve Serli epey açıldılar. 

Güneşin parıltıları bir kıvılıcım gibi denizin üstünde parçalara ayrılıyor gibiydi. Nefesim daraldı. Yavaş yavaş kayalıklara doğru yüzmeye başladım. Artık nefesim yetmiyordu. Endişeyle kulaç atmaya başladım. Kayalıklara bir insan boyu kalmıştı ancak ben de bitmiştim. Kolumu kıpırdatacak kadar dahi kudret kalmamıştı vücudumda. Yatıp suyun üstüne çıkmak istedim fakat ona bile gücüm yetmemişti. Kızlara baktım, Oktaya baktım, kayalıklara baktım. Güneş kafamı kızgın bir tavada kızartıyor gibiydi. 

Bırakıverdim kendimi. Su öyle kutsaldı ki, kendimi bıraktığım ilk anda, teslim olduğumu anlamış gibi beni bağrına bastı. Yavaş yavaş derine doğru iniyordu hareketsiz bedenim. Gözlerimi kapamıştım. Sadece ağzımdan çıkan kabarcıkların sesini duyuyordum. Geriye kalan her şey sessizleşmişti. Ölmek, sanki merhametli bir kucaklaşmaya benziyor gibiydi. 

Ayağım denizin dibinde, yosun tutmuş bir kayaya değdiği anda kan beynime sıçradı. Biraz önceki o şiirsel kabul ediş anı birden bire kayboldu. Yerinde son gücüyle yüzeye çıkmaya çalışan hayat vardı. Oysa ki bir insan boyu kadar bile batmamışım. Bunu bir çırpıda yeniden gökyüzünü gördüğümde anladım. Son kuvvetimle kendimi kayalıklara attım. Vücudum adeta yığılmıştı. Susuzluktan mı, güneşten mi yoksa tuzdan mı bilmiyorum, dudaklarım ateş gibi zonkluyordu. Öylece, sadece nefes alıp vererek kavurucu güneşin altında dakikalarca yüz üstü uzandım.

Secde eder gibi göğsüme yatardı. O anlarda hiç konuşmazdı. Göğüs kafesim büyür ve küçülürdü. Bazen kalp atışlarımı dinler bazen de uyuyakalırdı.

***

Serli, Eda ve Oktay gittikten sonra koca bahçeyi sessizlik kaplamıştı. İlk günler her şeyden korkan, her yere tuvaletini yapan Kırma, artık her şeyi bir kemik olarak görüyordu. Hiç bitmeyen enerjisi ve yüzünden eksik olmayan gülüşü neredeyse tüm günümü meşgul ediyordu. Kavurucu güneşin altında ilk bulduğu gölgeye hoplaya zıplaya koşuyor, adeta televizyon karşısında şekerleyen bir baba gibi horul horul uyuyordu. 

Hafiftim. Yıllar sonra ilk defa acelesiz hissediyordum. Yapılanları affetmeyi ama kabul etmemeyi öğrenmiştim. 

Terliklerimi geriye fırlatıp verandadan eve girdim. İki bardak su içtim. Hava öyle sıcaktı ki buz gibi bir viski soda yapmaktan başka hiçbir şey işe yaramaz diye düşündüm. Buzları kabından çıkarırken birkaçı lavoboya düştü, düşenleri aldım ve koltuk altlarıma sıkıştırdım. Ağzına kadar buz dolu bardağın yarısını soda diğer yarısını Jameson ile doldurdum. Şişedeki viski tam yetti. Yenisini çıkardım ve buzdolabına dikkatlice yerleştirdim. Bardağı elime alıp koltuğa doğru giderken kapı girişinin mermerine yatan Kırma paytak paytak arkamdan geldi. Bir yudum aldım ve koltuğa uzandım. Küçük bir esinti bacaklarımı serinletiyordu. 

Hatırama çocukluktan kalma bir bardak geldi. Turuncu, plastik bir bardak… İçi yarısına kadar su doluydu bardağın. Koridorda yanan solgun beyaz ışık odanın içindeki karanlığı biraz da olsa kırmıştı. Annemin gölgede kalan dudakları kıpırdıyor ve arada şifa olacağına inandığı ayetleri hem yüzüme hem de bardağa üflüyordu. O küçük esintinin serinliğiyle gerçekten ferahlıyordum. 

Gözüm tabloya ilişti. Resimdeki köpeği Kırma’ya benzettim. Kafamı çevirdim. Ayaklanayım derken başım döndü, koltuğun kenarına tutundum. Kırma ne olduğunu anlamak için kafasını bir o tarafa bir bu tarafa çevirerek bana bakıyordu. İyice ateş bastı. İçi buz dolu viski bardağını başımdan aşağı döktüm. Kendimi biraz daha iyi hissedince mutfak musluğunun altına kafamı koydum ve soğuk suyu sonuna kadar açtım. Yavaş adımlarla geri döndüm. Bakışlarımı tablodan alamadım. Kırma’nın resimdeki köpeğe benzediği düşüncesi plastik bir top gibi beynimin içinde oradan oraya çarpıyordu. Ani bir öğürme refleksiyle tablonun üzerine kustum. Hazmedemediğim şeyler yarım kalan bu resmin üzerinden yavaşça aktı ve damlalar tane tane yere çarptı.

Ona dair hatırlamak istediğim tek şey ruhumu besleyen çocuksu kahkahalarıydı. 

***

Hava kapalıydı. Yeni yeşermiş yaban otların arasındaki patika yollardan geçip, Yunan filozofların baktığı tepelere bakıyordum. Kırma epey irileşmişti. Genç bir tay gibi otlakların içinde bir oradan bir buraya gidiyor; ıslık çaldığımda yanıma geliyor, birkaç saniye bekliyor ve ardından macerasına kaldığı yerden devam ediyordu. Yorulana kadar bu böyle devam etti. 

Dik bir yokuş çıktı karşımıza. Kırma da, ben de duraksadık. Çok ileri gitmiştik. Eve dönme zamanı gelmişti. Tanıdık eşyalarla dolu, benzer rüyalar ile uykudan uyandığımız, birbirini tekrar eden günler geçirdiğimiz evimize. Kırmaya dönüp baktığımda, son bir yokuş daha çıkalım dercesine baktığını gördüm. “Gel oğlum,” dedim, “bu kadarı yeter.” 

İkimiz de yorgunluktan sızlayan bacaklarımıza aldırış etmeden yavaşça eve doğru yürüdük.

guest

0 Yorumlar
Beğenilenler
En Yeniler Eskiler
Inline Feedbacks
View all comments